KATIR MÜHÜRDAR OLURSA NE OLUR?

KATIR MÜHÜRDAR OLURSA NE OLUR?
Yayınlama: 18.07.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;

Katır mühürdar olursa gerçekten ne olur?

En başta mühürdar katır olur…

İsmi Yalaka, soy ismi Zübük; unvanı da herhâlde başkan olur…

İcraat yerine laf, hizmet yerine algı üretir…

Peki sonra ne olur?

Vallahi akıbeti pek iyi olmaz herhâlde…

Sonrası çorap söküğü gibi gelir…

Tilki kümes bekçisi yapılır, katırın yardımcısı olarak atanır.

Kurt güvenlikten sorumlu olur.

Çoban ise kapının önünde beklemek zorunda kalır.

Maymun ciddiyet dersi verir.

Karga bülbüle musiki öğretmeye kalkar.

Eşek, yarış atlarına hız semineri düzenler.

İlk bakışta insan güler…

Ama sonra fark eder ki mesele hayvanlar değildir.

Asıl mesele, işi ehline vermeyi bırakmış bir düzendir.

Çünkü bir memlekette liyakat kapı dışarı edilirse, boşalan koltuk hiçbir zaman boş kalmaz. Oraya mutlaka birileri oturur.

Bilgisiyle değil…

Birilerine yakınlığıyla…

Tecrübesiyle değil…

Birilerini memnun etme kabiliyetiyle…

Çalışkanlığıyla değil…

Alkışlama becerisiyle…

İşte çürüme tam da burada başlar.

Artık makamlar hizmet için değil, sadakat ödülü olarak dağıtılır.

İmza atan çoktur, sorumluluk alan azdır.

Konuşan çoktur, üreten azdır.

Talimat veren çoktur, iş yapan azdır. Bütün yük ise birkaç garibanın sırtına bindirilir.

Katır mühürdar olunca ilk yaptığı iş, kendinden daha bilgili olanlardan kurtulmaktır.

Çünkü ehil insan, cehaletin en büyük korkusudur.

Bilgili insan soru sorar.

Vicdan sahibi insan itiraz eder.

Omurgalı insan, “Yanlış yapıyorsunuz.” der.

Oysa katırın istediği şey düşünce değil, itaattir.

Bu yüzden önce akıllılar susturulur.

Sonra doğrular uzaklaştırılır.

Ardından vasatlar ödüllendirilir.

Ve sonunda herkes birbirine benzemeye başlar.

Artık kimse fikir üretmez.

Kimse risk almaz.

Kimse sorumluluk üstlenmez.

Herkes sadece bir üstündekinin hoşuna gidecek cümleleri kurar.

Bir süre sonra toplantılar başlar.

Toplantının konusu yine aynıdır:

“Neden işler yürümüyor?”

Saatlerce konuşulur.

Dosyalar hazırlanır.

Sunumlar yapılır.

Grafikler çizilir.

Yeni komisyonlar kurulur.

Yeni genelgeler yayımlanır.

Ama kimsenin aklına en basit soruyu sormak gelmez:

“Bu göreve gerçekten doğru insan mı getirildi?”

Çünkü o soru sorulursa, bütün düzen çöker.

Sonra işler daha da ilginçleşir…

İşini yapan kibirli ilan edilir.

Çalışan sevilmez.

Dürüst olan uyumsuz bulunur.

Doğruyu söyleyen huzur bozucu olur.

Yanlışa itiraz eden, ekip ruhuna zarar vermekle suçlanır.

İki çift laf edemeyenler iletişim uzmanı…

Bir satır yazamayanlar basın danışmanı…

İki kişiyi yönetemeyenler kurum başkanı olur.

İşte o zaman insanlar artık kurumlara değil, kişilere hizmet etmeye başlar.

Devlet anlayışı yerini adamcılık anlayışına bırakır.

Oysa Resulullah (sav), asırlar önce bu çürümenin önüne geçecek ölçüyü koymuştu: “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle.”(Buhârî, İlim, 2)

Çünkü ehil olmayanın elindeki mühür sadece bir mühür değildir.

Yanlış kararların…

Kırılan umutların…

Kaybolan emeklerin…

Çiğnenen hakların mührüdür.

Bir yanlış atama, bazen bin doğru insanın önünü kapatır.

Bir liyakatsiz yönetici, yılların birikimini birkaç ay içinde tüketebilir.

Çünkü cehalet tek başına zarar vermez; yetkiyle birleştiğinde felakete dönüşür.

Sonra dönüp kaderi suçlarız.

Şansı suçlarız.

Ekonomiyi suçlarız.

Muhalefeti suçlarız.

İktidarı suçlarız.

Dış güçleri suçlarız.

Herkesi suçlarız…

Ama aynaya bakmayı akıl etmeyiz.

Çünkü aynaya bakmak cesaret ister.

Aslında mesele katır değildir.

Katır, bildiğimiz katırdır. Ona kızılmaz.

Tilki de tilkidir.

Kurt da kurttur.

Onlar fıtratlarının gereğini yapar.

Asıl sorgulanması gereken; katırı mühürdar, tilkiyi bekçi, kurdu güvenlik amiri yapan akıldır.

Sonra da dönüp birbirimize sorarız:

“Biz ne ara bu hâle geldik?”

Oysa bu hâle bir günde gelmedik.

Göre göre…

Bile bile…

Alkışlaya alkışlaya geldik.

Her “Benden olsun da nasıl olursa olsun.” dediğimizde…

Her liyakati değil, sadakati tercih ettiğimizde…

Her haksızlığı görmezden geldiğimizde…

Her konuşulması gereken yerde sustuğumuzda…

Bu düzenin bir tuğlasını da biz koyduk.

Geçtiğimiz günlerde Yeditepe Üniversitesi töreninde bir öğrenci, Kur’an-ı Kerim’in emrini pankart olarak açmıştı:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd Suresi, 11/112)

Pankartın önünün kapatılmaya çalışılması üzerine tartışmalar yaşandı. Ancak bütün tartışmaların arasında pankartta yazan o ilahi emir, herkese aynı hakikati hatırlatıyordu:

Dosdoğru ol…

Bir an durup düşündüm…

Acaba bu sözü söylemek mi daha zor, yoksa ömür boyu bu söze sadık kalabilmek mi?

Çünkü hukuk; güçlüden yana olmanın değil, haklıdan yana dosdoğru durabilmenin adıdır.

Dosdoğru olmak…

Bazen makamdan vazgeçmeyi…

Bazen alkıştan vazgeçmeyi…

Bazen yalnız kalmayı…

Bazen de bedel ödemeyi göze alabilmektir.

Bugün en büyük ihtiyacımız, elinde mühür taşıyan insanlar değil; Hûd Suresi’nin 112. ayetini makamına, vicdanına, kararlarına ve hayatına mühürleyen insanlardır.

Çünkü katırın elindeki mühür yalnızca evrakı mühürlemez…

Adaleti mühürler…

Liyakati mühürler…

Vicdanı mühürler…

Ve en sonunda bir milletin geleceğini mühürler.

İşte o yüzden mesele katır değildir…

Mesele, mührü katıra teslim eden akıldır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.