Prof Dr İbrahim Ortaş makalesinde;
Karpuzun Kabak Tadı
Yazın en çok sevilen meyvelerinden olan karpuz, pazarlarda yüksek fiyatıyla sezonu açtı. Karpuz üretiminin büyük bölümü Adana’da yapılmaktadır. Karpuz sezonu açılmış olmasına rağmen sonuçtan memnun olan pek yok; tüketiciler aldıkları karpuzlarda eski tadı bulamadıklarını belirtiyorlar. Şahsen ben de pazardan aldığım karpuzlarda o eski lezzeti alamadım.
Aynı Familyadaki Bitkiler Birbiri Üzerine Aşılanabilmektedir
Karpuz ve benzeri bitkilerde aşılama tekniği ile yeni aromalı ürünlerin elde edilmesi uzun zamandır bilinen bir konudur. İnsan beslenmesinde gıdanın doyuruculuğunun ötesinde, üründen alınan ilk rayiha ve aroma duygusu aranan en önemli özelliktir. Bu durum, üretim ve tüketim talebinin niteliğini doğrudan etkiler. Tüketiciler olarak karpuzun kabak tadı vermesinden uzun zamandır şikâyetçiyiz. Karpuzun kabak tadı vermesi, kendi doğal kök sistemi yerine başka bir bitkinin kökü üzerinde yetiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Peki, bu süreç nasıl işliyor?
Geniş alanlarda pazara yönelik ekim yapan üreticiler, bölgeye uyum sağlamış karpuz çeşitlerini hastalıklardan korumak için değişik kültürel önlemlere başvurmaktadır. İşin özü; üretici hastalıkla baş etmek için bilimin sunduğu teknik olanakları kullanmakta ve doku uyuşumu olan bitkileri birbiriyle aşılamaktadır. İlk bakışta “Karpuz karpuzdur, kabak kabaktır” denilebilir. Ancak her iki bitki aynı familyadan gelse bile tatları tamamen farklı olduğundan, aşılama sonrası üst bitkinin aroması beklenen lezzeti sunmamaktadır.
Karpuz üretiminde aşılama yapılmasının temel nedeni, topraklarda yıllar içinde gelişen Fusarium gibi mantari hastalıklar sonucu bitkilerin tarlada toptan kuruması ve sistemin çökmesidir. Toprak hastalıkları, karpuzun çekirdekten (kendi köküyle) yetişmesini zorlaştırmaktadır. Kabak bitkisi ise bu hastalıklara karşı son derece dayanıklı ve güçlüdür; üstelik daha erkenci üretime izin vererek verimi artırır. Bu bağlamda kabak kökü bir taşıyıcı görevi üstlenerek, bitkinin olumsuz ekolojik koşullara karşı direncini artırmaktadır.
Bitkilerin Besin Elementi İçerikleri Farklı Olduğu İçin Tatları da Farklılaşmaktadır
Kabak kökü toprağa daha dayanıklı olduğu için daha fazla verim sağlayabilir. Ancak alt kök tarafından ksilem (iletim boruları) vasıtasıyla üstteki karpuza taşınan besin akışı, karpuza asıl tadını veren element dengesine sahip değildir. Topraktan besinleri alan kabak kökleri, kendi genetik gereksinimlerine uygun bir element dengesi kurar. Oysa karpuz bitkisinin ihtiyaç duyduğu besin elementi oranları tamamen farklıdır. Doğal olarak her iki bitkinin kök sistemi birebir aynı değildir.
Bilimsel olarak, bitkilerin topraktan aldığı 60 kadar besin elementinin dokularda oluşturduğu metabolitler farklılık gösterir. Bitkilerin topraktan aldığı elementlerin oranları birbirinden tamamen farklı olduğu gibi, aynı bitkinin çeşitleri arasında bile değişiklik gösterir. Bitki dokularında oluşan ikincil metabolitlerin farklılaşması; tüm bu tat, aroma ve şeker dengesini belirler. Evet, bitkiler organ nakli misali birbirlerinin aşılarını kabul etmekte ve daha güçlü gelişmektedir; ancak ortaya çıkan tat ve rayiha kesinlikle aynı kalmamaktadır.
Biyoçeşitliliğin ve Yerel Tohumların Yok Olması Gıda Güvencesi Riski Yaratmaktadır
Geçmişte aranan o eski tatların kaybolması yalnızca karpuza özgü bir durum değildir; domates, kavun, salatalık, çilek gibi diğer birçok ürün için de geçerlidir. Endüstriyel yöntemlerle üretilen, ihtiyacın ötesinde kimyasal gübre, ilaç ve yoğun sulamaya maruz kalan, genetiğiyle oynanan ürünlerde geçmişin lezzetlerini bulmak artık neredeyse imkânsızdır.
Şahsi görüşüme göre, bitkilerin doğal çeşitliliğinin kendi bölgelerine olan adaptasyonunu önemsememiz gerekir. En büyük endişem, yerel biyoçeşitliliğin ve yerel çeşitlerin tamamen kaybolmasıdır. Biyoçeşitliliğin yeryüzünde zayıflaması, koordineli olarak birçok ekolojik sorunu beraberinde getirecektir. Son yıllarda, yalnızca bir defa ürün veren kısır (terminatör) tohumların kullanımının yaygınlaşması, yerel türlerin ekim şansını ortadan kaldırmaktadır. Bu durum çiftçileri, küresel tohum tekellerine (büyük biyoteknoloji şirketlerine) tamamen bağımlı hale getirmektedir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki küçük ölçekli çiftçiler için bu süreç, sürdürülemez düzeyde ciddi mali yükler yaratmaktadır.
Yüzyıllardır yerel iklim ve toprak koşullarına uyum sağlayarak adaptasyon kapasitesi kazanmış bitki türleri, biyoteknoloji teknikleriyle kısırlaştırılarak tek yıllık hale getirilmekte ve üretici sürekli şirketten tohum almaya zorlanmaktadır. Evrimsel süreçte ortama adapte olmuş yerel tohumların kullanımını, tarımsal biyoçeşitliliğin en büyük sigortası olarak görüyorum. Terminatör tohumlarının yaygınlaşması, bu yerel türlerin terk edilmesine ve zamanla yok olmasına yol açacaktır. Tek bir tipe (monokültüre) bağımlı olmak, gelecekte ortaya çıkabilecek olası küresel iklim değişiklikleri, yeni hastalıklar veya kuraklık durumunda gıda arzının tamamen çökme riskini artıracak, gıda güvencesini tehlikeye atacaktır.
Çözüm olarak, geleneksel tohumların korunması ve ekolojik tarım tekniklerinin benimsenmesi, uzun vadeli risklere karşı en büyük güvencemiz olacaktır. Bu bağlamda, kırsalda küçük ölçekli geçimlik bahçecilik ve yerel tarım yaklaşımları desteklenmelidir. Kırsalda küçük ölçekli geçimlik çiftçilik/bahçece tarımı ve ev ekonomisi sitemleriyle yerel çeşitlerin tohumlarının korunmasını sağlayarak, ileriye yönelik yerelin sunduğu sağlıklı gıdaya ve gerçek lezzetlere daha kolay ulaşılmış olacaktır.