Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Sevgi Yıldız makalesinde;
Hayatın en ağır yükü bazen yorgunluk değildir…
Bazen insanı en çok yoran şey, verdiği emeğin yok sayılmasıdır. Bir insan için gecesini gündüzüne katarsın, kendi mutluluğunu ertelersin, kendi kırgınlıklarını içine gömersin. Onun üzülmemesi için susarsın, düşmemesi için elinden tutarsın, yalnız kalmaması için kendi yalnızlığını büyütürsün. Sonra bir gün gelir… O insan dönüp arkaya bile bakmadan gider. İşte o zaman insanın içine sadece kırgınlık değil, tarifsiz bir boşluk çöker.
Çünkü fedakârlık, insanın ruhundan verdiği parçadır. Herkes para harcayabilir, herkes birkaç güzel söz söyleyebilir ama herkes ömründen veremez. Fedakârlık; bazen uykundan vazgeçmektir, bazen kendi mutluluğunu bir kenara bırakıp başkasının yarasını sarmaktır. Ve en acısı da şudur: İnsan, en büyük emeği verdiği yerden kırılır.
İnsanoğlu çoğu zaman sahip olduklarının kıymetini kaybettikten sonra anlar. Yanında duran insanın değerini, onun sessiz çabasını, görünmeyen fedakârlığını çoğu zaman görmez. Çünkü alışır. İnsan, sürekli iyilik gördüğü zaman onu bir lütuf değil, bir mecburiyet sanmaya başlar. İşte nankörlük tam da burada doğar.
Oysa kimse kimse için mecburen savaşmaz. Kimse bir başkasının yükünü taşımak zorunda değildir. Ama bazı insanlar sever… Gerçekten sever. Bu yüzden susar, affeder, toparlar, düzeltir, bekler, dayanır. Fakat sevginin omuzladığı yük büyüdükçe, karşı tarafın vicdanı küçülürse; fedakârlık zamanla insanın içinde kapanmayan bir yaraya dönüşür.
Ne gariptir ki insan, en çok kendisine emek verenleri kırar. Çünkü bilir ki onlar kolay kolay gitmez. En çok sevenin sabrına güvenir, en çok fedakârlık yapanın sessizliğini kullanır. Ve bir gün gelir, o sessiz insan da suskunluğunun içine gömülür. İşte o an kaybedilen şey sadece bir insan değildir; güven kaybedilir, inanç kaybedilir, bazen insanın insanlığa olan umudu bile kaybolur.
Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda, birçok insanın kalbinde aynı kırgınlığın yaşadığını görürüz. Kimisi evladı için ömrünü tüketmiştir, sonunda unutulmuştur. Kimisi dostu için her şeyini ortaya koymuştur, arkasından yalnız bırakılmıştır. Kimisi sevdiği insan için dünyayı karşısına almıştır ama sonunda değersiz hissettirilmiştir. Çünkü çağımızda insanlar fedakârlığı değil, çıkarı hatırlıyor. İşlerine gelen sevgiyi sahipleniyor, işlerine gelmeyen emeği görmezden geliyor.
Fakat unutulmaması gereken bir gerçek vardır: Nankörlük, fedakârlık yapanın değil; yapılan iyiliği unutup küçülen insanların eksikliğidir. Çünkü vicdan sahibi insan, kendisi için verilen emeği asla unutmaz. Bir bardak suyun bile hatırını bilen insanlar vardır bu dünyada. Ve yine bu dünyada, kendisi için dağları yerinden oynatan insanı bir kalemde silenler de vardır.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu burada başlıyor. İnsan, herkese hak ettiği kadar emek vermeyi öğreniyor. Çünkü sınırsız fedakârlık, bazen değeri bilinmeyen bir sessizliğe dönüşüyor. İnsan zamanla şunu anlıyor: Kendi kalbini tüketerek kimseyi tamamlayamazsın. Kendinden vazgeçerek kurduğun her bağ, bir gün seni eksilterek yıkılır.
Ama yine de güzel insanlar fedakârlık yapmaktan vazgeçmiyor. Çünkü onların karakteri sevgiden besleniyor. Onlar iyiliği karşılık için değil, insanlık için yapıyor. Belki kırılıyorlar, belki unutuluyorlar ama yine de karanlıkta ışık olmaya devam ediyorlar. Çünkü gerçek insanlık, iyilik gördüğünde değil; iyilik unuttuğunda ortaya çıkar.
Ve günün sonunda herkes kendi vicdanıyla baş başa kalır. Kimisi yapılan fedakârlıkları hatırlayıp mahcup olur, kimisi ise hayat boyu nankörlüğünün ağırlığını fark etmeden yaşar. Ama hayatın değişmeyen bir adaleti vardır: İnsan, bir gün mutlaka kendi yaptığını yaşar.
Fedakârlığın kıymetini bilmeyenler, bir gün yokluğun ne demek olduğunu öğrenir.
Ve en acı pişmanlık, kıymeti geç anlaşılan insanların ardından duyulur.