Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
Hazırlıklar başladı. Eymir Köyü ile Küçük Yenice Köyü arasında yaklaşık (1.000) bin dönümlük bir çayır alan vardır. Köylüler oraya ” Çiren” derler. Bahar aylarında otlak olarak kullanılır. Mayıs ayında iki köyün hayvanları burada otlatılır. Otu bol olduğu için çocuklar, orada özgürce oynarlar ve gönüllerince eğlenirler. Evlerinden çıkınlarla getirdikleri yiyecekleri birlikte yerler, azıklarını paylaşırlar. Ortak olmanın , bölüşmenin, dayanışmanın tadını çıkarırlar. Burada çayır mantarı ( bembeyaz renkli söbeleke) bulunur. Bu mantarların üzerine yumurta kırılarak nefis yemek yapılırdı.
Yaz aylarında bu çayır bir şenlik yaşar. Tarlalardan biçilmiş, deste haline getirilmiş buğdaylar kağnılarla taşınır. Üst üste konulmuş demetler, yüksek tepeler oluşturur. Harmanlar kurulur. Her gün azar azar bu demetler yere serilir ve dövenlerle buğdaylarla samanlar ayrılır. İki hayvanın çektiği dövenlere genelde çocuklar biner. Çok da keyifli olur aynı yerde dönüp durmak.
Akşam üstü rüzgar çıktığında yetişkinler işe koyulur. Ellerindeki yabalarla sapla samanı birbirinden ayırırlar Rüzgar estikçe buğdaylar ortaya çıkar. Çocuklar, çuvalların ağzını açarlar, buğdaylar çuvallara doldurulur.
” Boş durma, çuval ağzı aç” deyimi bu eylemden türemiştir. Harmanlar kalktığında çayır, sessizliğe bürünür.
Turnuva duyurusu köye ulaşınca biz de bu turnuvaya katılma kararı aldık. Önce harmanların kalktığı yerde bir futbol sahası belirledik. Kimisi çapalarla ve küreklerle kara dikenleri ve ısırgan otlarını temizliyor, kimileri de tümsekleri düzelterek alanı futbol oynamaya elverişli duruma getiriyordu. Bizler de öncülük ederek traktöre bağlı karasabanla sahanın çevresini belirliyorduk. Saha çizilmiş, otlar temizlenmiş, futbol oynamaya hazır olmuştu.
Bu iş bitince hep birlikte dağa ağaç kesmeye gittik. Kale direkleri için gerekli ağaç kesimi yaptıktan sonra düzeltmeleri yaptık ve yerlerine diktik. Sıra belirli yerlerin kireçlenmesine gelmişti. Koca dere denilen ve köyden üç kilometre uzaklıkta kireç yüklü bir kamyonun devrildiğini duyduk. Hemen ellerimizde çuvallarla, torbalarla kamyonun bulunduğu yere gittik. Çuvalları ve torbaları doldurup köye döndük. Sahanın ilgili yerlerini santra yuvarlağı, altıpas ve onsekiz denilen alanları kireç dökerek belirledik. Sahamız standart ölçülere kavuşmuş, futbol oynamaya uygun bir alan olmuştu.
Sıra top almaya gelmişti. Oynayacak bir futbol topumuz bile yoktu. O güne değin ya kağıtları top haline getirir, ya çam kozalakları ya da tımar edilen hayvan kıllarını ıslatarak top gibi yuvarlar, kendi ürettiklerimizle oynardık.
Bayram günlerinde ya da sünnet olmuş çocuklara aileleri lastik top almışsa bizler için büyük lüks olurdu. Çoğu kez, lastik top sahibinin kaprisini çekmek zorunda kalırdık. İstediğini oynatır istemediğini oynatmazdı. Kimi zaman topu alır, kimseyi oynatmazdı.
Turnuvaya katilacak olmamız nedeniyle bir futbol topu almak gerekliliği ve zorunluluğu doğdu. Birkaç arkadaş ile birlikte köy kahvelerini gezerek para topladık. Özellikle köy dışında yaşayan ve çalışanlardan destek aldık. Yeterli paramiz olunca Inegöl’den bir futbol topu aldık.
Artık bizim de bir topumuz vardı. Kimseye yalvarmadan, kimsenin kaprisine katlanmadan oynayabilecegimiz bir top. Kendimizin olan top. Ne büyük mutluluk. Her sorunu birlikte çözüyor, birlikte başarıyorduk. IMECE kültürünün, dayanışmanın, birlikte başarmanın coskusunu ve mutlulugunu yasiyorduk. Bundan büyük mutluluk olur mu?
Bayramlara değinmeden geçemeyeceğim. Biz gençler için bayram demek, futbol demek, maç demekti. Bayram günlerini iple çekerdik. Günler öncesinden komşu köylerle iletişime geçer, maç günlerini belirlerdik . Her gün için bir maç programı yapardık. Bayramlaşma biter bitmez soluğu ÇİREN’de alırdık.
Bayramlaşma için dışarıdan gelenler çok olurdu. Dışarıda görev yapan memurlar, başka illere göç edenler, damatlar gelirdi. Onların gelişi ile salt aileleri , yakınları değil biz gençler de bayram ederdik. Çünkü futbol topunun parasini onlardan karşılardık.
Kaymakamlik Kupası adiyla düzenlenen turnuvaya katılmak amacıyla antrenmanlara başladık. Akşam ezanından sonra Gençlik Kulübünde buluşuyor, kondüsyon kazanmak için koşular yapıyorduk. Köyden bir minibüs ile gençleri , yaklaşık 20 km. uzağa bırakıyor, koşarak köye gelmelerini istiyorduk.
Dağlarda, dere tepe demeden koşuyor, nefes açıyor, enerji topluyorduk. Gündüzleri ise tarlada işini bitirenler hemen çayıra koşuyordu. Kültür fizik hareketleriyle başlayan antrenman topla çift kale maçla sona eriyordu. Antrenman maçı bittiğinde kalecimiz Mehmet’i ben çalıştırırdım. Birkaç kişiyi yere yatırır, onlara dokunmadan üstlerinden atlayarak topu yakalanasını ister,yaklaşık bir metre yakınından şut çekerek refleksini geliştirir, rakip forvet ile karşı karşıya kalınca ne yapması gerektiğini öğretirdim. Dizleri ve kolları, yara bere içinde kalırdı ama asla yakınmazdı . Bir kez bile “artık yeter” dediğini duymadım. Böylesine çalışkan ve özverili biriydi. Bu çalışmalar, hergün aralıksız öğretim yılı başına dek sürüyordu.
Öğretim yılı başlayınca Ali , öğretmen olduğu için görevine, ben de üniversite öğrencisi olduğum için okuluma dönüyordum. Bizlerin olmadığı zamanlarda, takımı bir zamanlar İnegölspor’da kalecilik yamış olan Kova Cemal çalıştırıyordu. Durmak, usanmak, yılmak yoktu.
Benim ve Ali’nin olmadığı bir gün takımımız, Boğazköy ile bir antrenman maçı yapmış. Olumsuz koşullarda oynanan bu maçta takım yenilmiş.
Şubat ayında verilen ara tatilde köye döndüğümüzde anlattılar yaşananları. Boğazköylüler, takımla ilgilenmemişler. Saha dere kıyısındaymış. Top dereye kaçınca uzun süre beklemek gerekiyormuş. Ayrıca maç oynanırken sertlik yapmışlar. Neredeyse her akşam bunları dinledik. Yaşananları bir türlü kabul edememişler.
Bunları dinledikten sonra hırslandık ve onlarla rövanş maçı yapmaya karar verdik. Haber göndererek maç yapmak üzere davet ettik. Onlar da bu çağrıya uyarak köyümüze geldiler. Orada yaşananları tüm köylülerimiz bildiği için çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden herkes maçı izlemeye gelmişti. Hep destek ,tam destek vardı. Köyün desteğini almak bizim için çok değerli ve önemliydi. Amacımıza ulaşmak için bu desteğe gereksinim vardı.
Herkesin evinde mutlaka pekmez ya da şarap bulunurdu. Soğuktan etkilenmemek için hepimiz birer tas pekmez ya da şarap içerek çıktık maça. ( Sonradan anladık ki biz doping yapmışız).
Maça fırtına gibi başladık. Soğuya aldırmadan, atılan tekmelere kafamızı uzatarak oynuyorduk. Saha kenarına dizilmiş köylülerin tezahüratı görülmeye değerdi. Bir yanda pekmezin etkisi, öte yandan kazanma isteği bizi zafere götürdü. Maçı 4-2 kazanarak rövanşı almış, köylüleri mutlu etmiştik. Bu sonuç , bu zafer tüm köylünün bize güvenmesinin önünü açtı. Maçtan sonra biz yine görevlerimizin başına döndük.
ARKASI YARIN